Bu Memleketten Bir “Süper Vali” Geçti…
Yıllar önce “devlet ideoloji üretmez, hizmet üretir” diyerek Türkiye’ye yol gösteren efsane vali Recep Yazıcıoğlu’nun sözleri, 2026 Türkiye’sinde hâlâ güncelliğini koruyor. Siyah-beyaz siyaset dili, ötekileştirme ve kamplaşma tartışmaları üzerinden kamu yönetimine dair güçlü bir hatırlatma yapmak istedim...
NİLGÜN EGE
Sevgili
okurlarım,
Bazen bir isim bir dönemi anlatır, bazen bir duruş koskoca bir memleket
meselesini özetler. Bugün size, aradan yıllar geçmesine rağmen söyledikleri
hâlâ güncelliğini koruyan bir devlet adamını hatırlatmak istiyorum. Bugünün
2000’li kuşağı belki çok yakından tanımaz ama bu ülkeden bir “Süper Vali”
gelip geçti; Recep Yazıcıoğlu.
Yıllarını
vatandaşa adamış, makamı değil hizmeti öncelemiş, gerektiğinde iktidarı da
muhalefeti de aynı mesafede ve aynı açıklıkla eleştirebilmiş bir devlet
adamıydı. Kapısı vatandaşa her zaman açıktı. “Bugün git, yarın gel”
diyen bürokratik anlayışı reddeden, protokolü ve şatafatı değil; halkı, sokağı
ve gerçek sorunları merkeze alan bir yönetim anlayışına sahipti. Devlet
adamlığına ve o dimdik duruşuna her zaman saygı duyduğum bir isimdi.
Recep
Yazıcıoğlu, Türkiye’nin en derin toplumsal meselelerinden birini yıllar
öncesinden son derece net bir dille tarif etmişti. Kültürel olarak siyah-beyaz
bir bakışa sıkıştığımızı, hayatı “dost–düşman” gibi askerî bir
terminolojiyle okumaya alıştığımızı vurguluyor; bu dilin sivil hayatla
bağdaşmadığını açıkça ifade ediyordu. Bir vatandaşın nasıl “öteki”
haline getirildiğini sorgularken, toplumun her dönemde bir “öteki”
üretme alışkanlığına dikkat çekiyordu.
Yazıcıoğlu’nun devlete dair tespitleri ise bugün bile yol gösterici nitelikteydi. Devletin ideoloji üretmek gibi bir görevi olmadığını, ideoloji üreten yapıların demokratik değil baskıcı sistemlere işaret ettiğini söylüyordu. Devletin hakem olması gerektiğini, asıl görevinin ise vatandaşına eşit ve adil hizmet sunmak olduğunu vurguluyordu.
Bu yaklaşımı
şu sözlerle özetlemişti:
“Kültür
olarak siyah-beyaz bir yaklaşım içindeyiz. Siyah-beyaz, dost-düşman. İç
düşmanlar-dış düşmanlar... Yahu ne oluyor kardeşim ya? Nasıl olur? Bir vatandaş
nasıl ‘düşman’ olur? Düşman olduğuna kim karar verecek be kardeşim?
‘Dost-düşman’ askerî terminolojidir. Sivil hayatta ‘dost-düşman’ terminolojisi
kullanılır mı ya! Bu askerî terminolojidir. Ondan sonra zenciler-beyazlar...
‘Falan okulu bitirenler vatan hainidir’, ‘feşmekân okulu bitirenler
vatanseverdir’... Memleket hain dolu. O zaman hainler çıkıyor piyasaya. Bir
zamanlar zenciler vardı, solcular biliyorsunuz bir zamanlar zenci idi. Şimdi
zenci, irticacılar oldu. Yani her zaman bir zenci buluyoruz biz. Demek ki
zencilere şiddetle ihtiyacımız var. Yani berikiler-ötekiler. Şimdi bütün bunlar
bizim seçkinci anlayışın, dayatmacı anlayışın, tekelci anlayışın, toplum
mühendisliğinin yanlış kavramları, vurguları... Kamplaşmalar, kemikleşmeler...
Kafamız kalıplarla dolu, dogmalarla dolu. Herkesin kendi doğrusu var. Herkes
kendine tapıyor. Farklılıkları zenginlik kabul etmiyoruz. Ve devlet, sistem;
ideoloji üretiyor. İdeoloji üreten sistemler demokratik sistemler değil, faşist
sistemlerdir. Devletin görevi ideoloji üretmek değildir. İdeoloji, kişilerin,
grupların, sivil toplumun tercihidir. Devlet hakemdir, devlet teknik devlettir.
Devlet hizmet üretir.”[4]
Bu sözler
bir eleştiri değil, bir tespitti. Kişilere değil, anlayışlara yöneliyordu.
Yazıcıoğlu’nun işaret ettiği temel mesele; devletin vatandaşına hangi kimliğe,
hangi fikre ya da hangi görüşe sahip olduğuna bakarak değil, eşitlik ve adalet
temelinde yaklaşması gerektiğiydi.
Aradan uzun
yıllar geçti. Yıl oldu 2026. Dünya değişti, kuşaklar değişti, teknoloji büyük
bir hızla ilerledi. Ancak toplumsal dilimize ve siyasal tartışmalarımıza
baktığımızda, hâlâ aynı keskin ayrımların varlığını sürdürdüğünü görüyoruz.
Farklılıkları zenginlik olarak görmek yerine, kamplaşmalar ve kalıplaşmış bakış
açılarıyla birbirimize bakmaya devam ediyoruz.
Oysa
devletin görevi nettir: adalet sağlamak, huzur üretmek ve vatandaşına ayrım
gözetmeden hizmet etmektir. Bir vatandaşın hangi görüşe sahip olduğu, hangi
kimliği taşıdığı ya da hangi çevreden geldiği, devletin hizmet sunarken esas
aldığı kriterler olmamalıdır. Devlet, kimlikler üzerinden değil; ihtiyaçlar
üzerinden hareket etmelidir.
Recep
Yazıcıoğlu’nun yıllar önce işaret ettiği gibi, bu ülkenin artık insanına ve
hayata siyah-beyaz pencerelerden bakmayı bırakması gerekiyor. Vatandaşları
“bizden” ve “öteki” gibi ayrımlarla değerlendiren anlayış ne devleti
güçlendirir ne de toplumsal barışı kalıcı kılar. Devletin görevi ideoloji
üretmek değil; adaletle hizmet etmek, eşitliği gözetmek ve farklılıkları tehdit
değil toplumsal zenginlik olarak kabul etmektir.
Bugün hâlâ
benzer tartışmaların yaşanıyor olması, bu yaklaşımın geçmişe ait bir
değerlendirme değil; aksine güncelliğini koruyan güçlü bir uyarı olduğunu
gösteriyor. Sorun, söylenen sözlerde değil; o sözleri anlamakta ve onlardan
ders çıkarmakta gecikmemizdedir.
Recep
Yazıcıoğlu’nu rahmetle anarken, geriye bıraktığı bu bakış açısının hâlâ ne
kadar kıymetli olduğunu bir kez daha hatırlamak gerekiyor. Çünkü bu ülkenin
bugün “süper valilerden” çok, o zihniyete ihtiyacı var.
Sevgiyle Kalın...
Kaynakça:
(Genel bilgi için: Wikipedia – Recep Yazıcıoğlu)
Editoryal Hukuki Not
Bu köşe yazısı; kamuoyuna açık kaynaklarda yer alan bilgiler, tarihsel nitelikli söylemler ve yazarın kişisel değerlendirmeleri doğrultusunda hazırlanmıştır. Metinde yer alan görüş ve değerlendirmeler, herhangi bir kişi veya kurumu hedef alma amacı taşımamakta; toplumsal, yönetsel ve düşünsel yaklaşımlar üzerine yapılan genel bir yorum niteliği taşımaktadır.
Yazıda aktarılan alıntılar, ilgili isimlerin kamuoyuna yansımış söylemlerinden derlenmiş olup, eleştiriler kişilere değil, anlayış ve yaklaşımlara yöneliktir. İçerik, ifade ve basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilmelidir.


İlk Yorum yapan siz olun!